Derler ki fikirler ve sanat sıklıkla ticaret rotalarını takip eder. Ticaret demek mübadele demek ve ticaretin etkisi sadece malların el değiştirmesiyle sınırlanamaz; teknoloji, düşünceler, dünya görüşleri de mallarla beraber elden ele dolaşır, ticaret rotaları boyunca dünyaya yayılır. Gücünü karşılaşmalardan alan sanatın yeşermesi için ticaretin yoğun olduğu kentlerden daha uygun toprak bulmak zor olsa gerek. Bundan mütevellit ticaret merkezleriyle sanat merkezlerinin sıklıkla çakışmasına da şaşırmamak gerek.
Öte yandan ticaretin yarattığı zenginliğin getirdiği refah ve zengin bir toplumda kendini gösteren iyi yaşama arzusu da sanata harcanacak bir kaynağı şart kılar. İyisiyle kötüsüyle modern dünyamızın temellerinin atıldığı, Rönesansın beşiği 15. Yüzyıl İtalyan kent devletlerinde yalnız sanat doğmamıştır, ticaretten doğan güçlü bir orta sınıf ve ticaretin zaruri hale getirdiği bankacılık sistemi de doğmuştur. Hatta denebilir ki orta sınıfın ve bankacılığın doğuşu sanatın doğuşunu mümkün kılmıştır.
Zira Rönesans sanatını öncüllerinden ayrıksı kıldığı iddia edilen natüralizm ve bireysellik gibi unsurlar halihazırda Orta Çağ'dan devralınsa bile bu unsurların dünyayı algılamakta başat kriter olmaları ancak Rönesans'ın iktisadi ikliminde ve bu iklimin yarattığı aktörlerle mümkün olmuştur. Yine de çok hızlı gitmemek gereklidir, unutmamalı ki Rönesans günümüz dünyasından çok Orta Çağ'a yakındır. Kilise halen en güçlü otorite, din gündelik hayatın zemini ve toprak sahipleri zenginliğin asıl sahipleridir.
Rönesansı farklı kılan ayrıksı aktör ve toplumu değişime zorlayan kahraman ise ne bir kraldır ne bir şövalye ne de din adamı. Bu savaşçı, gözüpek figür tüccardır. Hayatın keşmekeşinden kendine zenginlik çıkarmaya çalışan, öngürülemezliği kendine fırsat bilen tüccar, bütün tehlikeleri göze alarak coğrafyaları aşar, bilinmezi bilinir kılıp kendine zenginlik sağlayacak malları ve beraberinde yeni fikirleri dünya üzerinde oradan oraya taşır.
Tüccarın binbir zorlukla derlediği zenginliği ise kredi olarak aristokrasinin lüks harcamalarını, savaşlarının fonlar. 15. Yüzyılda palazlanan tüccar ve ticaretin getirdiği zenginlik kendi kurallarını da koymaya başlamıştır. Tüccarın gayet anlaşılabilir şekilde ilk arzusu ticaretini güvence altına almaktır. Bu da yasaların kendinden yana olduğu daha hesaplanabilir, daha akli bir dünyayı beraberinde getirmiştir. Rönesans İtalyası kent devletleri ve sanatı işte bu ortak arzunun neticesidir.
Banker bir aile olan Medicilerin Floransa'da süren hükümranlığıyla toprağa bağlı yönetme erki yerini ticaret menşeili zenginliğe bırakır. Zenginliği elinde bulunduran ticaret erbabı toplumun yasalarını kendi çıkarları doğrultusunda düzenlerken gerek sipariş verdikleri sanat eserleriyle gerek destekledikleri sanatçılarla çağlar boyu sanatın en önemli hamisi olan kiliseyle ve kilisenin dünya fikriyle rekabete girer.
Evet Rönesans'ta halen sanat ilahi amaçlar için yapılıyordur ama seküler öğeler de sanata bu dönemde girer. En somut halini tüccardan devşirme sanat hamisinde bulan bireyin izdüşümü portre siparişlerinin artması bunun en berrak kanıtıdır, öte yandan Orta Çağ sanatında sadece fon olan doğa Rönesansla bir nizama sokulmuş, gittikçe de daha ayrıntılı ele alınmaya başlanmıştır. Bir janr olarak peyzaj resimlerinin imge üretimini ele geçirmesi 17. Yüzyılda gerçekleşecek olsa da bu yaklaşımın temelleri Rönesans'ta atılmıştır.
Dünya tıpkı bir tüccara göründüğü gibi yani ilahi bir düzenin tecelli ettiği ve insanı kurtuluşa götüren bir kitap olmaktansa her bir öğesi dünyevi amaçlar için kullanılmaya hazır bir kaynağa dönüştüğünde sanat da sekülerleşme başlar.
Antik çağlardan beri bilinen ama yaygın olarak işe koşulması için 14. yüzyıl beklenen perspektif tekniği işte böylesi bir zihniyetin ürünüdür. Dünyayı bir pencerenin içinden bakarmışçasına çerçeveleyip bir bütün olarak akli düzene oturtup hesaplanabilir, öngörülebilir kılmaya çalışan bu teknik aynı zamanda dünyayı bakan kişinin hizmetine de sunar. Bakan kişinin algısına göre düzenlenmiş doğa perspektifle tüccarın emrine amade kılınmıştır. Yine de sanat piyasasının doğuşu için 17. yüzyıl beklenmelidir, Rönesansta halen talep arzdan önce gelmektedir ve de sanat eserleri sipariş üzerine üretilmektedir.
Unutmamak gerekir ki sanat Rönesans'ta türlü değerli maldan henüz ayrılıp kendine özgü kutsal bir hare ile donatılmamıştır. Sanat dini amaçlarla işe koşulmadığı zamanlarda en fazla bir lüks öğesidir ve değerli taşlarla, ince işlenmiş mobilyalarla veya nadir bitkilerle aynı kategoriyi paylaşır. Daha sonraki çağlarda sanatın ardındaki en önemli ekonomik destek sistemi olacak koleksiyonerlik bu dönemde belirmeye başlasa da koleksiyonlarda sanat eserlerinin diğer nesnelerden ayrıcalıklı bir konumu yoktur.
Yine de Medici ailesinin sanatla ilişkisine kabaca bir bakmak, sanat hamisinden koleksiyonerliğe giden yolu gösterebilir. Cosimo Medici her şeyden önce San Marco, Santa Croce, Fiesole'deki Badi kiliselerini inşa ettiren kişidir; oğlu Pietro sistematik bir koleksiyoncudur; Lorenzo ise sadece bir koleksiyoncudur. Sanatçının müşterilerin taleplerinden kurtaracak olan piyasa koleksiyoncuların gelişimi ile koşutluk gösterir.
Yeni bir toplumsal sınıf olan orta sınıf tüccarın kendine kâr getirecek yeni coğrafyalara yeni mallar ararken kendini farklılaştıracak olan yeni tarzda bir sanat talep etmesi anlaşılabilir gözüküyor. Rönesansta ve sonrasında sanat bu yeni sınıfın güç kazanmasıyla geleneksel bağlarından özgürleşecek ve 18. yüzyıla gelindiğinde piyasanın toplumu düzenleyen en önemli güç haline gelmesiyle handiyse kutsal bir hare ile bezenecektir.
Yazar Hakkında
Murat Alat: 1983 İstanbul doğumlu yazar. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde gördü. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halka İlişkiler Bölümünden lisans, Sinema Televizyon Bölümünden yan lisans ile mezun oldu. Yüksek Lisansını aynı üniversitenin Kültürel incelemeler Bölümü'nde tamamladı.